5 Mayıs 2010 Çarşamba

Gençlik Mirasını Taze Tutmanın ve Etkili Kullanabilmenin Yolları -By Madonna

Madonna'nın özetle 'zenginler çok mutsuz, ben artık arındım, kendimi hayır işlerine adadım ve çok mutluyum' dediği bir röportajını çevirirken klavyenin üzerine kusmamak için kendimi zor tutmuştum. Onun gibi bir kadın için bu kadar klişe sözlerin ve orjinallikten uzak bir yaşam tarzının çok yapay olduğunu düşünmüş olmalıyım


Oysa üzerinde 5 dakikadan fazla düşünmeye başladığımız anda, Madonna'nın asi filan değil, basbayağı baş kaldıracak kadar genç olduğu yaşlarından miras kalan klişelerle beslenerek yaşamaya devam eden bir star olduğunu fark ediyoruz zaten. Yıl 2010.. Madonna'dan başka kim elinde 80lerin popüler objesi Haç'la poz vermeye kalkar ki?

Hakimiyet alanına kokusunu bırakan hayvanlar gibi Madonna da ara sıra kendi hakimiyet alanını bir şekilde ziyaret edip izini bırakıyor. Nasıl mı? Bu fotoğraflara bakıp 'Lady Gaga filan hikaye, gerçek asi Madonna' demeyecek bir 'yaşlı' var mı aramızda? :/


Not: Madonna'yla ilgili her haberde 'asi' tanımlamasını kullanmakta ısrar eden magazincilere mesai saatleri içinde zorunlu Scrabble saati konulsa durum kökten hallolur mu acaba???

29 Mart 2010 Pazartesi

Şampiyonluk Tadında Nikahlar ve Zafer Sarhoşu Gelinler

Kadınlarla daha çok vakit geçirdikçe kafama dank eden şey, her gün Andımız gibi tekrarladıkları 'bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran, eğitimli ve çalışan kadın' hedeflerine rağmen, aydınlanmacı eğitim ya da modern yaşantının değiştirmesine izin vermedikleri pek çok geleneksel yönleri olduğu. Yoksa hem güzel, hem zengin, hem şöhretli kadınlar neden sadece bir koca bulabildikleri için bu kadar sevinsinler ki?
 
"Sosyal konum önemli değil. Toplum kadınları bu şekilde şartlandırıyor " diyenler için: Toplumsal kodları umursamadan yaşamak konusundan Pınar Altuğ'dan daha iddialı kaç kadın sayabilirsiniz? Oysa evlilik cüzdanını gösterişine bakın: Şampiyonlar Ligi şampiyonu takımların oyuncuları bile kupayı bu kadar sevinçle kaldırmıyorlar. 


Türkiye'nin en güzel kadınlarından Çağla Şıkel, adını duydukça gözyaşlarına boğulduğu Emre Altuğ'un tapusunu ele geçirmek için sabırsızlanırken... 

26 Şubat 2010 Cuma

Batı'nın Müziğini Alalım, Kokainini Bırakalım!


Tarkan'la ilgili duyduğum en açıklayıcı gözlemlerden biri, sosyal sorumluluk projelerinden birini organize eden PR şirketinin bir çalışanından gelmişti: 'Adam o kadar güzel ki, göz göze geldiğimizde erkek olmama rağmen ben bile heyecanlanıyorum; bu kadar güzel bir adam nasıl oluyor da bana bakıyor diye'. Gerçekten de Tarkan'ın, en katıksız heteroseksüel hemcinslerini bile baştan çıkarabilecek bir güzelliğe sahip olduğu inkar edilemez.

Tarkan'ın şarkılarını dinlemek benim için gerçek bir işkence olsa da bu durum, mesleki disiplininin çok güçlü olduğunu düşünüp onu takdir etmeme engel değil: Bir an olsun kontrolünü kaybetmeden her kesime eşit mesafede durabilmek ve Star erişilmezliğini zedeleyecek bir hataya sebep vermemek için kendini o kadar kasıyor ki, dillere destan şeytan tüyünün bile her akşam yeniden ezberlenen bir rol olduğunu düşünüyorum kimi zaman.

Özgür Olmayı İstemek?

Tarkan'ın neden yılın büyük zamanını Amerika'da geçirdiğini, 'Özgürlükler Ülkesi' Amerika'da nasıl bir özgürlük aradığını zaten artık herkes biliyor, o bomba haber patlayalı yıllar oldu. Ve belli ki Türkiye'de olduğu zamanlarda da alıştığı özgür yaşamı sürdürebilmek için çiftlik hayatını seçmiş.

Gidip o çiftliği basmak ve adamı kokain yüzünden gözaltına almak? Hadiiii...

Bu ülkede insanlar pop starların, ergenlik çağındaki hayranlarının hayallerinde olduğu gibi günahsız bir hayat yaşadıklarına mı inanıyor gerçekten? Pop starlıkta kokain kullanımı, bir nevi mesleki deformasyon halbuki: kendinizi koruyabildiyseniz ne ala ama yakalandıysanız da bu dünyanın en şaşılacak şeyi değil.

Sözün kısası: Orijinallikten uzak olsa bile, kendince sosyal projelerin içinde yer almaya çalışan bir sanatçı Tarkan. Hayranlarına kokain kullandığını duyurmak, Hasankeyf'e sahip çıktığını duyurmaktan daha iyi bir mesaj mı oldu sahiden de?


28 Ocak 2010 Perşembe

Acısız Kaldırım Serçesi Bulunur!



Balkanlar'a uzanan kökleri görsel olarak, Galatasaray Lisesi temelli Frankofonluğu da kültürel olarak Candan Erçetin'i ortalama bir Türk'ten 10 kat daha fazla Avrupai yapar; bu ülkece hepimizin kabul ettiği bir gerçektir.

Pop müzik dünyası yapısı gereği vasatlığa ve pespayeliğe mahkum olduğundan, kendisi kaliteli işleri nedeniyle müziğini dinleyen dinlemeyen herkesten saygı görür, bu da tamam.

Ancak son albüm kapağını görünce Candan Erçetin'in de arada uyarılması gerektiğini anladım.

'Ama Edith'in pozu bu!!!'


Evet, Candan Erçetin son albümünün kapak fotoğrafında maalesef Edith Piaf'tan esinlenmiş.

Edith Piaf'ın acı ve sıkıntılarla dolu hayatı boyunca kilosunu korumak için günde 3 kere tartıya çıkmak ya da aynı renk saç boyasının değişik tonlarını denemek gibi 'light' dertlerle uğraşmaya vakti olmuş muydu acaba?

(Edith'in sevgili listesinde "holding murahhas azası" gibi şaşaalı bir kariyer adamının yer almadığını ya da arkadaş listesine genelde zenginleri eklemek gibi bir önceliği olmadığını da biliyoruz mesela- Candan Erçetin'in aksine...)


İşte muhtemelen bu farklılıklar sebebiyle birinin yüzünde insanın içini acıtan bakış, diğerinin yüzünde fazla 'poz' kalıyor ve bazen Candan Erçetin'in bile tarz seçimi konusunda uyarılması gerektiği ortaya çıkıyor.

24 Ocak 2010 Pazar

Kısaca, İmirzalıoğlu'nun En Sevmediği Özelliği: 'Mükemmelliği'

Yıllar önce Özcan Deniz'in Seymen Ağa karakteriyle doldurduğu "Türk kadınının ideal erkeği" kontejanını, Kıvanç Tatlıtuğ'un canlandırdığı Behlül karakteri fazla parlak ve 'erişilemez' olduğu için, bugün Ezel karakteriyle Kenan İmirzalıoğlu dolduruyor.

Medyada sürekli halkla ilişkiler gülümsemesiyle gördüğümüz İmirzalıoğlu kariyerinin başından beri filmlerde canlandırdığı karakterlerle maço algısını pekiştirdi. Böylece maço ama aynı zamanda Anadolu beyefendisi, sevecen bir adam olarak popülerleşti.


İmirzalıoğlu
, Ayşe Arman'a verdiği röportajında (beğenin veya beğenmeyin) bir kariyer yükselişi içinde olan hayatında en çok korktuğu üç şeyin; servet, şöhret ve şehvet olduğunu söylemiş ve "Bu üçlü çok tehlikeli. Adamı oyar. Bende maalesef üçü de var. Dikkatli olmaya çalışıyorum, kendimi akıntıya bırakmamaya çalışıyorum. Çünkü kontrol kaçtığı zaman, insan hakikaten gazaba uğrar" diyerek aslında ne denli talihsiz olduğunu belirtmiş.

Kuzum, bunlar, 19. yüzyıl romanlarında, karakterlerin manevi değerlerini düşürerek felaketlerini hazırlayan öğeler değil miydi?

(Nedense bazı şeyler hiç değişmiyor!)